TUTUKLU KALDIKLARIMIZ…

Kalbim küt küt atıyor, vazgeçsem mi acaba? Bak yine soğuk terler döküyorum, en sevmediğim hal. Hem zor karar ver hem de tam kapıya gelmişken, acaba! Yürü, yürü daha kötü olmayacak belli. O bir ucundan tutup kaldırsın, ben sökeceğim bu kabuğu, içimde tutuklu olanları salacağım dışarı. Tutuklu kaldıklarımız, haydi firar zamanı…

 
Kapıdan girdim ferahladım, kararsız ve mıymıycı beni dışarıda bıraktım, iyi oldu. Bir daha hiç görüşmesek keşke o tarafımla, öyle bıktım.
 
-Merhaba, benim 16.00’da randevum vardı.
 
Sekreter hoş biri, orta yaşı geçkin, hafif tombul bir hanım. Akranım biri olsa daha gerilirdim, yaşı büyük olunca daha şefkatli oluyor sanki kadınlar. Bir de kendi yaşlarımda birine zayıf, güçsüz tarafımı belli etmek hoşuma gitmiyor. Off, bu ego şaşırdı iyice. Ben de bir tuhafım, ne bu heyecan? Bu son olsun, ama hiç ümidim yok. Hah, hasta çıktı, sıra bende.
 
Ferah bir oda, doktoru da gözüm tuttu. Kıdemli hasta olmuşum haberim yok.
 
-Merhaba Gül hanım, hoş geldiniz.
 
-Merhaba, odanız çok hoş. İnsanın gözü şöyle uzanacağı bir kanepe arıyor, filmlerde görürüz ya.
 
-Amerikan filmlerinin terapi ve mahkeme sahneleri bizim gerçeklerimize pek uymuyor. Bizde de bir çok psikiyatrisin odasında öyle kanepeler var ama Amerikalılar gibi değiliz, onlar rahat tipler. Bizde hasta da farklı, doktor da, hastalık da. Evet, Gül hanım söyleyin siz ne renk bir gülsünüz?
 
Hemen başladı, bir yerde iyi. Dünyanın parasını verdim. Gelirken hep düşündüm, o parayla neler yapardım diye. Bir an önce çözsün beni, öyle çok istiyorum.
 
-Şimdi solmuş bir gül  ya da siyah bir gül desem kötü bir başlangıç olacak. Ama hiç de renk söylemek gelmiyor içimden.
 
-Olur, gül öyle güzel ve değerli bir çiçek ki solduğunda bile kurutulup kitapların arasında senelerce bekletilir. Siyah gül ise ziraatçi sihirbazlığı, doğalında güller rengarenk.
 
Susturdu beni hemen. Her halükarda değerlisin demek istiyor. Biliyorum, belki bunu başkaları bilmediği için buradayım. Hepsini toplayıp buraya mı getireyim? Allah’ım, onunla konuştuğumdan çok burada kendimle konuştuğumu fark ediyor mu acaba?
 
-Ben sizle konuştuğumdan çok, bıcır bıcır kafamın içindeki ile konuşuyorum, biliyor musunuz?
 
-Biliyorum, aynını ben de yapıyorum. Dert etmeyin. İçinizdeki ile konuşmanız değil, neyi konuştuğunuz önemli. Sizi buraya getiren o. İçinizdeki özgür mü? Hep tutuklu olduğunu bilen ve çaresizliği çenesine vurmuş bir zavallı mı? Yoksa derdini size duyurmaya çalışan, kendi kurtuluşu ile sizi de rahatlatacak gözü pek biri mi?
 
İyi doktor dediler, doğruymuş. Ben ikincisiyim pardon o ikincisi, gözü pek olan. Şimdiden iyi hissettim.
 
-İkincisi, gözü pek olan. Egoma tatlı geldiği için söylemiyorum. Birincisi gibi hissetsem söylerdim. Sonuçta hangisi olursa olsun ben ondan kurtulmak istiyorum.
 
-Onlardan değil, onların fısıldayıp, anlatmaya çalıştıklarından kurtulmak önemli. Nerelerde tutuklu kalıyorsanız, bunları hatırlatan, dürten bir başka siz hepolacak. Şimdi siz şu kağıtları doldurun, bugün birbirimizi tanıyalım.

 

45 dakika çabucak geçti. Kilitli olduğum, tutuklu kaldığım yerler var. Çözeceğim onları, evvel Allah yaparım, mücadele benim işim. Koş arabaya, trafik falan hiç umurumda değil. Eve gidip şöyle bir güzel uyumak istiyorum. Radyoyu da açayım, aa! tesadüfün böylesi bak Sezen ne söylüyor. Açacağım o kilidi, haydi bakalım.
 
 
 
22 yorum
Write a comment