PEMBE TEYZENİN PANSİYONU

Sandalyesini gölgeye çekti, elindeki kahveyi yere koyup her zaman ki yerine oturdu. Yine sessizlik diye geçirdi içinden, ama çok uzun sürmez bu sessizlik, havalar ısındı gelen eksik olmaz artık. Kahvesinden her yudum alışta evin farklı bir yerine takıldı gözü, daldı gitti… Gelin olup geldiği bu evde geçen günlerini, sızlanmalarını, kahkahalarını hatırladı. Torunları uğurlayınca, iyice duygusal oluyorum ben. Hayır, yaşlı değilim bir kere genç anne oldum, genç de anneanne…


Pembe hanım, on sekizinde evlenip yaşamaya başladığı Ege’nin sakin şehrinin bu mahallesinde, bu evde bir ömre neler sığabileceğini göstermişti herkese. Kayınvalidesi ölene kadar onlarla yaşamıştı. Alt kattaki bir göz oda da varlığını hissettirmeden, üzerlerinde bir gölgelik gibi bereket olmuştu yuvalarına. Öyle ki, tek oğlu Naif beyi her sabah evin sokağa bakan penceresinden hayır dualar ederek uğurlamış, eşini avlu kapısına kadar geçiren Pembe hanım, bir ömür bunu bilmemiş. Kayınvalidesi, gençtir sıkılmasın, evinin hanımıdır yerini bilsin, sevsin diye düşünmüş ince ince, her şeyi… Her ezandan sonra hayır dualarına, “kimseye muhtaç etme Ya Rabbi” niyazını da eklemiş. Ama yaşlılık ilerleyip, elden ayaktan biraz da akıldan gidince; Pembe hanım yukarı taşımış anneyi ve son nefesine kadar bakmış. Öf demeden, bıkmadan… Bu arada üç kızı olmuş, üçünü de görmüş babaanne. Üçünde de anneliğe dair ne varsa bildiği, paylaşmış geliniyle… Evlat sermayeyse torun kar, doyulmaz lezzet bunlar diye, bağrına basmış hepsini…

Pembe hanım evlenip, yerleşmiş, büyümüş, olgunlaşmış bu evde. Uzun yıllar, sonradan tadına doyamadığı evini hep şikayet etmiş eşine. -Nasıl yoruldum gene bugün, usandım. İn, çık, kaldır, kondur, topla… Küçük bir apartman dairesi olsa, her şeyi yeni şöyle, gıcır gıcır. İşim az olsun istiyorum, keyif istiyorum. Kocası -sen çok ararsın bu evi, kutuya girmek bizim için o dediğin, ayağım bahçenin tozuna bulanacak benim, şaşırma- dermiş her seferinde. Aralarındaki yaş farkından mı yoksa onun hercai yapısından mı bilinmez, çocuklar büyüyene kadar devam etmiş bu didişme…

Ne çok anı var şu avluda… Şu küçük mavi kapının ardını merak etmeyen, girip saklanmayan çocuk kaldı mı mahallede? Artık alet edevatı doldurdum içine, merak eden kalmadı zaten. Şu yerleri de fayans yapalım diye ne tutturmuştum zamanında bizimkine, çenemden çok çekti. Ama hep gözlerime bakarken sevgisini gördüm, sevgim hep arttı bunu bildiği için belki o da -he he- deyip geçti. Öyle böyle bir ömür geçti…Sağ yanındaki boş divana baktı, “Haklıymışsın boş durmak bana yaramıyor” deyip, davrandı.

Kızların üçü de üniversite eğitimi için başka illere gittiler. Evde hiç yalnız kalmadı ama, ardı arkası kesilmedi ayrılıkların. Onlar dışarıda okuyunca, alt katı öğrencilere kiraladı Pembe hanım, biri dışında hepsi İstanbul’a yerleşince de koca evde yalnız kaldı. Naif Bey iki kızın da mürüvvetini gördü, torun sevdi ama günü gelince, gitti… Üçüncü kızın da kınası, nişanı bu avluda oldu. Yanı boştu ama yüreği dolu, yüzü güleçti… Son kuş da yuvadan uçunca, daha iyi anladı kayın validesini, evlat da olsa kimsenin yanına sığamıyordu. Yeni öğrenciler de oldu bir süre alt katta, ama yine de alışmış sese, gürültüye yalnız duramıyordu. Pansiyona çevirmeye karar verdi evini, onunla birlikte oturup giden öğrenciler hep demişlerdi zamanında, -begonvilli avlun ömre değer Pembe teyze, az olsun elinden olsun yemek de yap biraz, dolup taşar burası- dedikleri gibi oldu…

Pembe Teyzenin Pansiyonu hiç boş kalmadı. Havalar ısındı mı, hafta sonu geldi mi doldu taştı. Ne taşları değiştirdi avluda ne de kapıları… Bir ömür yaşadıklarını hissetti sanki her gelen…

7 yorum
Write a comment